August 13th, 2009
by Hasan
1668-1774′te yaşamış bir insan. Yeni Bilim adlı eseriyle ön planda. Bu eseri; tarihi, üç ayrı aşamasıyla (yani Tanrılar çağı, kahramanlar çağı ve insanlar çağı) karakterize edilen ve böylece içkin anlamla donatılan bir süreç olarak açıklayarak anlaşılır hale getirmeye çalışmaktaydı.
Vico,”bütün tartışmaların üstünde duran bir hakikatin ebedi ve hiç sönmeyen ışığı parlar; sivil toplumun dünyası kesinlikle insanların eseridir.”(Vico,1948,Pasaj 331)
Yeni Bilim’in genel argümanı, insan toplumunun, eylemin ürünü olarak tanımlanan insani ilişkiler ile tarihsel ve toplumsal kurumlardan oluştuğu yönündeydi.
Vico, insan doğasının, aile gibi kurumların tarihsel gelişimi içerisinde açımlanıp ortaya konulması gereken belirli ilkelerde temellendiğini kabul ediyordu. read more »
sosyoloji |
No Comments »
July 8th, 2009
by Hasan
Alman ideolojisi, sosyolojik bir toplum kavrayışını savunuyor, toplumu uzlaşmaz toplumsal sınıflar, işbölümü ve özel mülkiyet biçimleri üzerinde kurulmuş, belirli bir yapı olarak görüyordu.
Tarihsel gelişmeyi de özgül üretim tarzları karakterize ediyordu: Toplum, köleci ver feodal toplumdan kapitalist topluma doğru, farklı aşamalarla ilerlemekteydi.
Marx’ın genel tarih teorisinde; toplumsal değişim çatışmalarla ve mücadelelerle, daha kesin olarak da, herhangi biir toplumun üretici güçleri ile toplumsal ilişkileri arasında varolan çelişkilerle gerçekleşmektedir.Demek ki tarihsel gelişmenin, üretim tarzlarının daha üst toplumsal oluşumlara doğru gelişmesi zorunluluğuna bağlı olan bir modeli, bir anlamı vardır: Böylece sosyalizme, zorunlu olan toplumsal değişimde bilimsel bir temel kazandırmaktır.
Marx’ın diğer önemli düşünceleri emek ve insanın emeğine yabancılaşması. Emek kavramına işgücü olarak da değinir. Üretim, mübadelenin zararına olacak şekilde vurgulanmış ve artı değer, sermaye birikimi ile ekonomik kriz teorisinin temeli atılmıştır. Bunlar Kapital’e egemen olan temalardır. Marx, “Kapitalizm, yapısı çelişkilere dayanan bir üretim sistemi; insani değerleri dışsal şeylere dönüştüren bir toplumsal sistem olarak kavranmaktadır.” özlü ilkesine hayatının sonuna kadar sadık kalmıştır.
Marx, emeği “insanın kendi kendini gerçekleştiren özü” olarak tanımlamıştı; politik ekonomi onu bir nesneye, dışsal bir şeye dönüştüren bir faaliyetti. İşçi klasik politik ekonominin gözünde, “piyasa fiyatlarındaki bütün dalgalanmalara, sermayenin kullanılmasına ve zenginlerin kaprislerine giderek daha bağımlı hale gelen, soyut bir etkinlik ve mide”ydi. Böylece insan faaliyeti, insani olmayan bir çerçevede tanımlanmış oluyordu. read more »
sosyoloji |
No Comments »
May 25th, 2009
by Hasan
Turner (1991), Foucault geleneğinde din ve sekülerleşmenin materyalist bir kuramını önerir. Dini inanışların içeriğinden çok etkileriyle ilgilenmesine rağmen, hem Durkheimin işlevselci ’sosyal çimento’ düşüncesini hem de fenomenolojinin öznel din ilgisini bir kenara iter. O, dinin rolünün ve bu rolün modernitedeki gerilemesinin insan varhğının -malların üretimi ve vücudun yönetimi- iki ana maddi yönlüyle yakından bağlantılı olduğunu savunur. Dinin modernite öncesindeki rolünü ekonomi yararına vücut cinselliğini kontrol etme olarak algılar. Ne zamanki bu ekonomik gereklilikten çıktı, dinin öneminde bir de bir gerileme yaşandı.
Turrıer din ve ekonomi arasındaki güçlü bağları fark ederken asla Marksist olmadı. Marksistlere göre din sınıfsal toplumların, özellikle feodal toplumların önemli bir özelliğiydi, Marksistler dini önemli bir üstyapı unsuru olarak düşünürler- din sömürülen sınıfın öteki dünyada kurtulacakları beklentisi içinde bu dünyadaki tabii konumuna rıza göstermelerini teşvik eden ideolojik bir araçtır. Marx’ın belirttiği gibi din insanlar için afyon görevini görür.
Marx’a zıt olarak, Tumer’a göre dinin varoluş nedeni (raison d’etre) cinsellik üzerindeki etkisidir. Wilson gibi Turnerda küçük marjinalleşmiş dini örgütlerin sayısındaki artışın ve dini inanışın bireyselleşmesinin dinin yapısal önemi yitirdiğini ve dolayısıyla sekülerleşmeyi gösteren açık bir kanıt olduğunu ısrarla vurgular.
sosyoloji, ÖğreniYorum |
No Comments »
May 24th, 2009
by Hasan
Foucault, insan varlığını dil gibi çalışan bilgi biçimlerine -söylemlere- bağımlı olarak gören bir post-yapısalcıdır. Diller/söylemler bizim için gerçeğin tanımını yaparlar. Düşünebilmek için bu tanımları kullanmaya mecburuz. Dünyayla ilgili sahip olduğumuz bilgi bize yaşamımızı sürdürdüğümüz yerlerde ve zamanlarda karşımıza çıkan diller ve söylemler tarafından sağlanır. Bundan dolayı kim olduğumuz, doğru olarak neyi bildiğimiz ve ne düşündüğümüz
düzensiz bir biçimde kurulur. Şöyle ki, bilgi ve düşüncelerimiz -kimliklerimiz- kontrolümüz dışında yer alan gerçeklik tanımlarıyla biçimlerıdirilir. Post- yapısalcılık terminolojisinde, biz söylemlerle kuruluruz .
Foucault, tarihi, söylemlerin yükselişi ve düşüşü olarak tarif etmiştir. Sosyal değişim bilginin yürürlükte olan biçimlerindeki değişimlerle alakalıdır. Tarihçinin işi bu değişimlerin taslağını çıkarmak ve sebeplerini saptamaktır. Rasyonalistlere zıt olarak Foucault bu süreçte hiçbir ilerleme unsuru görmedi. Realitenin tek bir yolla bilinmesinde
yaşanan değişim, hakikat için bir zafer değil basit şekilde politikanın -iktidarın varlığının- sonucudur. Foucault, Kuhn’un bilimsel bilgiyle ilgili görüşüne benzer relativist bir bilgi görüşüne sahipti. Kuhn’a (1970) göre bilimsel bilgi belirli paradigmalara bağlıydı; fakat Foucault için tarih içinde farklı kültür ve zamanlardaki insan bilgisi söylemlere
bağlıydı. Her ikisine göre de bilgi üretimi politik bir süreçti -iktidarın kullanımının bir ürünüydü. Güç sorunu Foucault’cu düşüncenin merkezindedir.
• İktidar özneler (insanlar) üzerine söylemlerle uygulanır, çünkü biraz düşünebilmek için -’var olmak’ için- bir söylem tarafından sağlanan terimlerle düşünmek zorundadırlar, insanlar söylemin iktidarına tabidir. read more »
sosyoloji |
No Comments »
May 11th, 2009
by Hasan
Durkheim–> Kutsal varlıklarla ilgili her türlü ibadet ve inançlardan oluşan bir sistem.
Din,kültürel bir olgudur,kurumdur. Zamandan zamana, kültürden kültüre değişir.
Dinlerin birtakım temel öğeleri var;
- Öncelikle dinlerin birtakım kutsal simgeleri vardır. Haçtır, kilisedir, camidir, peygamberin hırkasıdır, buda heykelidir… Dinler bunlar ile simgeleşir.
- Kutsal kabul edilen inanç ve değerler vardır her dinde. Örn; meleklerin varlığına inanma kutsaldır, everenin tanrı tarafından yaratıldığı kutsaldır. Bazı değerler vardır, peygamberler değerlidir, melekler değerlidir, tanrı değerlidir… Özellikle sistemin kendisi çok değerlidir.
- Bütün dinlerde tapınma seramonisi vardır. Mevlüt, cuma namazları, kilise ayinleri ritüeldir.
- Her dinde bir cemaat vardır.
Din, sosyal ilişkilerde ortaya çıkan bir kültürel olgudur. sosyal ilişkilerle oluşturulur. Kendi kendine oluşmaz. O nedenle bir cuma namazı vardır, pazar ayini vardır… read more »
sosyoloji |
No Comments »
April 12th, 2009
by Hasan
Üçüncü yol, sosyal demokrasinin modernleştirilmiş versiyonu olarak tanımlanmaktadır. Radikalleşen modernliğin yaşam koşullarında bireylere ve topluma yön verecek politik bir program olarak şekil bulmaktadır.
Giddens, bu politikaların en temel hedefini “vatandaşların zamanımızda yaşanan küreselleşme, kişisel yaşamdaki dönüşümler ve doğayla ilişki bağlamında ortaya çıkan önemli değişimler yoluyla kendi yaşam yollarını çizebilmelerine yardımcı olmak” şeklinde ifade etmektedir.Bu Giddens’ ın küreselleşmeye uyumlu birey formu yaratma çabasıdır.Giddens, küreselleşmeyle savaşan değil onunla uyumlu yaşayan ve yaşamasını bilen bireyler için politikalar geliştirmektedir. Bundan dolayıdır ki üçüncü yol, küreselleşmeyi zorunlu bir gerçek olarak tanımaktadır. Modern sosyal demokrasi küreselleşmeye karşı olumlu bir tavır takınmalıdır. read more »
sosyoloji |
No Comments »